Kategoridekiler: Makaleler

CANİNİ ve EVCİL KÖPEK’de BESLENME ve SAĞLIKLI YAŞAM TEMEL KAVRAMLARI – ilksöz

Bilim alanında fikir birliğinden söz edilemez. Fikir birliği, politikanın işidir. Bilimde fikir birliğinin yeri yoktur. Tekrarlanabilir sonuçların yeri verdır. Tarihteki önemli biliminsanlarının ortak özelliği, uzlaşmaya razı olmamalarıdır. Bir konuda, fikir birliğine varılmışsa o bilim değildir. O kadar!

Dr. John Michael Crichton, MD

 

 

 

Köpekler dâhil tüm canlılar yaşamlarını sürdürmek için doğru beslenmek, doğru uyumak, temiz hava almak, doğru sulanmak ve doğru hareket etmek zorundadırlar. Beslenmeyi, uyumayı, solumayı, sulanmayı ve hareket etmeyi doğru bir şekilde yapamayan canlılar yaşam sürelerini farkında olmadan kısaltırlar.

Canlılar tarihinin ilk devirlerinde canlılar besinlerini kendileri sağlarlarken bugüne gelindiğinde insan toplulukları besini sunan ve besini tüketen zümrelere ayrılmış duruma gelmiş vaziyettedirler. Unutmamak gerekir ki hareket edebilmek için doğru beslenmeye, doğru uykuya ve temiz havalanmaya aşırı ihtiyaç vardır. Köpeklere bakıldığında ise süreç biraz daha değişik işleyerek ilk başlarda köpekler besinlerini kendileri avlanma yoluyla tedarik ederlerken, insana yanaşmalarının ve onun artıklarıyla beslenmelerinin ardından köpekler besin tüketen haline gelmişler, besin sunucuları ise, heyhat, insan olmuştur.

Bu sunumun raf ömrünü uzun sürelere uzatabilmek amacıyla ise konserve ve kuru mama endüstrileri gelişmiştir.

İlk ticari köpek mamalarını kuru ve konserve şeklinde 1950’li yıllarda batıda rastlıyoruz. Materyellerde kullanılan extrusion – haddeleme prosesinin [1] keşfiyle bu sistem gıda endüstrisine uygulanmış ve ilk olarak 1950’li yıllarda Purina tarafından evcil hayvan mamaları üretilmiş ve piyasaya sürülmüştür. Proses özellikle presleme ve yüksek derecelerde ısıtma üzerine kurulu olduğundan elde edilen mamalar kuru mama olarak adlandırılmıştır. Besin değerlerindeki düşüklük, prosesin besin bileşenlerini denatüre[2] etmesinden kaynaklanmaktadır.[3]

İşte bu kitapta çoğunlukla batı sistematiğini körü körüne kopyalamak yerine batı sistematiğinin getirdiği metodları ve sonuçlarını düşünerek irdelemek üzerine yoğunlaşmak istedik.

Akademi konusunda günümüz bilimi SÜRKALİFİYE veya POST-MASTER, Türkçesiyle YÜKSEK UZMANLAŞMA çıkmazına girmiş ve bu durum adeta bir hastalık halinde güncellenmiştir. Bilgiler artık tamamen doğrulukları belirlendiği için hiçbir şekilde sorgulanmazlar veya o kadar benimsenmişlerdir ki artık kaynakları unutulmuş olduğundan doğru olarak kabul edilirler. Hele ki bu kaynaklar batıdan geldilerse o zaman tamamen doğru olarak kabul edilirler. Tüm teknolojik üretimler bilimden geçmiş olduğu gibi gıda üretimleri de bilimden geçmek zorundadır. Ama işin içerisine ekonomik kaygılar girdiğinde bilgi çarpıtılmaya başlanır ve utopik hipotezler ileri sürülmeye yüz tutar. Tehlike işte buradadır. Mama üretici firmalar beslenme uzmanları veya veterinerleri eğitmeye veya eğitmenlerin subvansiyonu üreticiler tarafından yapılmaya başlandığında, bilim bağımsız olmaktan çıkar ve ekonomik despotizm devreye girer.

Batı bilimi, uzmanlığı diplomayla bir tutmaktadır. Dolayısıyla ilgili alanda diploması olmayan birisi batı bilimine göre uzman sayılmaz. Hatta böyle bir kişi görüş bildirdiğinde bilgi kirliliği safsatasıyla kişi aforoz bile edilebilir. Hâlbuki artık günümüzde disiplinler girift hale gelmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla herhangi bir alanda diploma sahibi olmak sadece o alanda etüd yapmış olduğunu belgeleyen bir kâğıt parçasından ileri geçmez. Akademik dünya, diplomalı olup da bilgi yoksun bir sürü örnekle doludur. Günümüz biliminde artık uzman olmak değişik branşlarda diploma sahibi olup konuya hâkim olmaktan veya değişik branşları bir araya toplayan disiplinlerde diploma sahibi olup konunun inceliklerine hâkim olmaktan geçmektedir. Bugün bilim dünyasına bakacak olursak, artık  “âlimlerin” değişik branşlarda at koşturmuş ve birkaç fakülteden o branşlarla ilgili belgesini (diplomasını) almış insanlardan oluştuklarını görürüz.

Ekonomik kaygıyla işaretlenmiş dünya algısında “bilimsel olarak diyebiliriz”kilere dayanan nice ürün aslında akademiyle endüstrinin işbirliği içerisine girmiş olduğu bir psödo-akademik süreç sonucunda kullanıma sunulmaktadır.

Bugün çok iyi bilinmektedir ki ABD’de FDA (Food and Drug Administration) – Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi alt bölümlerinden olan, Center for Food Safety and Applied Nutrition (CFSAN) - Gıda sağlığı ve Beslenme Merkezi ile Center for Veterinary Medicine (CVM) - Veternerlik Merkezi veya Avrupa’da EFSA (European Food Safety Authority ) – Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi’nin yöneticileri ya ilgili endüstrilerin danışmanları veya değişik endüstrilerin eski yöneticilerinden oluşmaktadır.

Bu bağlamda ve bu kitabın özünde “güvenilir” diye nitelenen kuruluşların ve kurumların söylemleri salt bilime vurdurularak analizlenecektir. Bu işlem yapılırken disiplinler arası bilgiler birleştirilecek daha da önemlisi doğanın sistematiği temel alınacaktır.

Slogan şudur:  

Doğada her ne varsa, doğru çalışmaktadır!

 

Bu satırların yazarı, bu sistematiği kendi disiplininde fazlasıyla uygulayarak her zaman doğru sonuçlara ulaşmıştır. Bilim insanları hiçbir şeyi yoktan var edemezler. Her zaman doğadan kopya çekmek mecburiyetindedirler. Bu işlem de ancak doğayı bilmekten geçer. Eğer doğayı bilmez isek kopyalanacak da hiçbir şey bulamayız. Doğa hakkındaki bilgimiz genişledikçe ortaya hipotezler sürebilir ve kopya çeke çeke bu hipotezleri teoriler haline getirebiliriz.

Belitleri yani aksiyom veya postülatları öğrenip bunları kullanarak hipotezler veya varsayımlar ortaya atıp deneyler ve araştırmalar ışığında bir kuram veya latince tabirle bir teori yaratabiliriz. Yaratılan bu teoriler doğa tarafından muhakkak desteklenmelidir. Desteklenmeyen teoriler sadece birer varsayım olarak kalmaya mahkûm olacaktır.

Hemen burada bir örnek verelim:

Otçul hayvanlar ot yiyerek beslenirler. Otların yani bitkilerin yapısında selüloz denilen bir karbonhidrat makro molekülü bulunur. Otçul hayvanlar selülozu sindirirler ve bunun için selülaz adlı bir enzim kullanırlar(belit-aksiyom). Bu enzimi vücutlarında sentezlerler.

Etçil hayvanlar et ile beslenirler ama bağırsak düzenleri için selüloz da yemeleri gerekmektedir(belit). Ama buna karşın selülozu sindiremezler çünkü vücutları selülaz enzimini sentezliyememektedir(belit). Yenen selüloz yani bitkilerin koruyucu duvarları, içerdiği diğer besin öğelerini kana geçirdikten sonra, doğrudan dışkı olarak atılırlar.

Şimdi siz bir mantık yürütüp, madem etçillerde selülaz enzimi bulunmamakta ve bu yüzden selülozu sindiremiyorlar, o halde dışarıdan bu etçillere selülaz enzimi verip onların selüloz sindirmelerini sağlayabiliriz (hipotez) derseniz, bunu doğaya uymadığı için hiçbir zaman gerçekleştirip böyle bir eylemi teori haline getiremezsiniz.

 

Yukarıda bilginin sorgulanmamasından bahsedilmişti. Öğretilenlerin sorgulanmaması bilim insanlarının çoğunun yaklaşımlarının kabullenmeler üzerine kurgulandığını göstermektedir. Öğretilenleri algılarken veya ders kitaplarını okurken “bu konuyu zaten geçen dönemlerde görmüştük” şeklindeki bir yaklaşım, konuyla ilgili doğru sonuçlara ulaşılmasını engeller. Aslında bu durum meslektaşlar arasındaki tartışmalarda bile kendini göstermektedir. Ortaya atılan fikir dinleyen meslektaş tarafından “aynen öyle” denilerek geçiştirilmekte ve aslında bu geçiştirme esnasında meslektaş kafasında söylemek istediği kendi fikrini kurgulamaktadır. “Aynen öylecilik” bilim topluluğunu bu günlere getirmiş bulunmaktadır. Tartışarak doğruyu bulmak yerine meslek erbabı bilim insanları aslında monologdan öte gidememektedirler.

İletişimin hiper hızda ilerleme imkânı olan günümüzde öyle bir duruma gelinmiştir ki, hedefe ulaşabilmek amacıyla ortaya atılan hipotezler üzerine binalar inşa edilmeye başlanmıştır bile. Beslenme konusunda bu duruma bir örnek verecek olunursa, o da köpeklerin salya bezlerinden amilaz enziminin salgılanmadığı ama köpeklere 10 gün süreyle karbonhidrat yedirildiğinde salyalarında amilaz oluşmaya başladığını belirten ama kaynak gösteremeyen araştırmaların varlığını iddia etmek, besin katkısı olarak enzim üreten endüstrinin ana sloganı haline gelebilmektedir. Endüstrinin yapmak istediği, zoraki köpeğe enzim ürettirmek yerine burada hazır üretilmişi var, bundan verelime ulaşabilmektir.

Tarih aslında tekerrürden ibarettir.

Yıl 1660’tır. Bügünkü İngiltere’de skolastik yöntemlere, sadece otoriteye, dogmaya ve ideolojilere dayanarak akıl yürütmeye karşı duruş sergileyen bilim insanları bir araya gelerek “Royal Society of London for the Improvment Natural Knowledge”, Türkçesiyle, “Doğabilimini İlerletmek İçin Londra Kraliyet Topluluğu”nu kurarlar. Bu insanlar skolastik düşünce karşıtı insanlardır. Üstadımız, Hocamız şöyle dedi, o söylediyse doğrudur” karşıtı olan bu insanlar kendilerine bir de slogan koyarlar:

“Nullius in Verba”[4]

 

Aslında Horatius’un bir sözünden yola çıkılarak ortaya konan bu latince sözün çevirisi şu şekildedir:

Kimsenin sözüne (dayanma)”

 

Bugün halen kısaca Royal Society olarak anılan bu topluluğun bu önemli sloganı bu kitabın yazarına da yol gösteren bir slogan. Şöyle demek istiyor:

Kendi aklını kullan, kendi deneyini yap, kendi verilerini topla ve akıl yürüt, hesap yöntemini belirt ve açık içerik sonucunda ortaya birşeyler koy.

 

Burada açık içerik çok önemli bir kavram. Açık içerik, bir hipotez, bir teori, bir fikir ortaya attığımızda, bu fikir, bu bilimsel teori, bu hipotezin nereden geldiğini, neden böyle düşündüğümüzü açıklamak durumundayız. Örneğin, güneş sistemimiz için bir teori ortaya atıyoruz. Neden bu teoriye vardığımızı, hangi gözlemlere dayandığımızı, o gözlemleri ne zaman yaptığımızı, sonuçlarını belirtip oradan hangi formülasyonları kullanarak hangi hesaplamaları yaparak sonuca ulaştığımızı açık açık, herkesin anlayabileceği şekilde, gizlisi saklısı olmadan ortaya koymamız ve ancak ondan sonra kendi teorimizi sunmamız gerekiyor.

 

Herşeye rağmen yapılan araştırmalar bir sonuç vermiyor ve beslenme sorunları yüzünden dejeneratif bir sürü hastalıkla köpek türü karşı karşıya kalıyorsa, (a) bu durum köpek türünün bir suçu olamaz, (b) bilim insanları olarak 1660 öncelerine geri dönmüş ve skolastik düşüncenin esiri olup Kimsenin sözüne (dayanma) paradigmasını boşlamışız demektiri itiraf etmenin zamanı gelmiştir.

Bu durumda yapmamız gereken aksiyomlarımızı yeniden gözden geçirmek ve gözden kaçmış noktalarda normalizasyona giderek hipotezleri tekrardan ortaya koymamız gerekmektedir.

 

İnsanoğlu, 21ci yüzyıla gelindiğinde başta evcil hayvanlarımız olmak üzere, yeryüzündeki tüm canlıları beslenme ve sağlıklı yaşama seçiciliklerinde ne yazık ki kandırmaya devam ediyor. Aslında insanoğlu farkında olmadan aynı kandırmacayı kendisi için de uyguluyor.

 

Primum nihil nocere – “Önce, zarar verme!” anlamına gelen Latince deyiştir. Tıp okullarında öğrencilere öğretilen ana kurallardandır ve hekime her şeyden önce herhangi bir tıbbî müdahalenin yol açabileceği olası zararları hatırlatma vurgusu taşır. Aşikâr bir zarar riski barındırıp daha düşük bir fayda şansı taşıyan (veya taşıdığı iddia edilen) tıbbî müdahaleler tartışılırken sık sık kullanılır. Veteriner hekimlerimiz beslenme konusunda hastalarına tavsiyelerde bulunurlarken bu deyişi gözardı etmemeliler. Ülkenin her veterinerlik fakültesinde eğitim programı içerisinde beslenme konusu enine boyuna okutulmaktadır. Bu hekimlerimizden beklenen, endüstri şovalyelerinin etkisi altında kalmadan bilimsel doğruları, bilimi politize etmeden, hayvanlarımıza başta da köpeklerimize sunmalarıdır.


[1] http://en.wikipedia.org/wiki/Food_extrusion

[2] EK-99 KAVRAMLAR – Denatürasyon

[3] Aspects of Thermoplastic Extrusion in Food Processing-pgs 316-317-318; Mircea-Valentin MUNTEAN, Ioan DROCAS, Ovidiu MARIAN, Victor BARBIERU, Ovidiu RANTA – University of Agricultural Sciences and Veterinary Medicine, Faculty of Agriculture, 3-5 Manastur  street, Cluj Napoca, Romania

Dmitri Belyaev’in Simli Tilkileri’nden KÖPEĞE geçiş – Köpeğin atası üzerine bir tartışma

Dr. Haldun Mergen, Sc.D. Eng.*

 

Evcilleşmiş köpeğin(canis lupus familiaris) atasının gri kurt veya boz kurt (canis lupus) olduğu paleontologlar tarafından doğrulanmış bir hipotezdir.

Gri kurt ya da orman kurdu olarak da bilinen boz kurt, dünyadaki en yaygın ve en çok bilinen kurt türüdür ve bu nedenle sıklıkla kurt sözcüğü ile eş anlamlı olarak kullanılır. Güneydoğu Amerika Birleşik Devletleri’nde bir zamanlar yaygın olarak bulunan kızılkurt (canis rufus) boz kurttan daha küçüktür. Yakın zamana kadar çakal olduğu düşünülen Habeş kurdu (canis simensis) ise Etiyopya’nın dağlık bölgelerinde yaşar.

İnsanlarla köpekler arasındaki bağlılık, insanoğlunun yazıyı buluşundan; yani insanlık tarihinin başlangıcından daha eskidir. Bu yüzden insanlar ile köpeklerin atalarının biribirlerine ne zaman rastladıklarını, birbirlerine ne zaman ilgi duymaya başladıklarını bilmiyoruz. Ancak belgelere dayanan çevrebilim ve etnoloji uzmanlarının ortak görüşlerine göre insanlar ile köpeğin ataları ilk kez 20.000 yıl önce Mezolotik çağda Avrasya ve Kuzey Amerika kıtalarının buzullarla kaplı bölgelerinin güneyinde yer alan geniş kırsal alanlarda dolaşan ve çift tırnaklı hayvanları avlarken karşılaşmış olmalıdırlar. Buna karşın günümüzdeki moleküler genetik araştırmaların sonucunda evcilleşmiş köpeklerin çok daha erken, 140.000 yıl evvel köpeğin atalarından koptuğu daha doğrusu canidae familyası türlerinden kopmuş olduğu tespit edilmiştir.

İnsanlar ile köpeğin ataları, ilk başlarda birbirlerinin atıklarıyla besleniyorlardı. Sonraları birlikte yiyecek aramaya ve beraber avlanmaya başladılar. Bu sefer de birbirlerinden çalma alışkanlığını edindiler.

Araştırma sonuçları yukarıdaki satırların yazılmasını sağlamaktadır. Yüzbinlerce yıl hatta milyonlarca yıl öncesi söz konusu olduğunda hele de familyanın türlerinin genetik yapısının birbirine yakın olduğu gözönüne alındığında söylemlerde hata yapma olasalığı artmaktadır. Söylem köpeğin atasının kurt olduğunu tespit etmektedir.

Bu serüven gerçekten köpeğin ataları olan kurtlarla mı başlamıştır? Sorusunu cevaplamadan önce tarihin sayfalarında biraz daha gerilere gitmek gerekiyor.

Birçok biyolog canidaenin atası olarak ilkel etobur olan ve Miacidis (Miacis) olarak adlandırılan ağaçta yaşayan hayvanı kaynak göstermektedirler. Bu hayvan hemen hemen kediden daha büyük idi, bacakları kısa, vücudu, dik kulakları ve kuyruğu bugünkü köpekten çok daha uzundu. Miacis günümüzden 52.000.000 yıl önce Eosende (55.800.000 – 33.900.000 y.) yaşamışdı. Bu hayvan iki köpek dişine sahip olduğu için bugünkü kurt, köpek ve ursidae (ayılar) ve felidae (kediler) in atası sayılıyor. Bugün Miacidis soyundan gelen hayvanları sansar, gelincik olarak kısa boyda uzun yapılı ve etobur olarak görmekteyiz. Miacidis’den kedigillerin, sırtlangillerin, sansargillerin, rakungillerin, misk-kedisigillerin ve ayıgillerin türemiş oldukları kabul edilmektedir.

Paleosen çağda (65.500.000 – 58.700.000 y.) gelişimine ve evrimine devam eden Miacidis, Oligosen çağına (33.900.000 – 23.030.000 y.)  gelindiğinde, bugün bizim Canidae (Köpekgiller) ve Felidae (Kedigiller) diye adlandırdığımız iki ayrı familyaya ayrıldılar. Miosen çağına (23.300.000 – 5.332.000 y.) rastlayan bundan 12.000.000 yıl önceki canidae ve felidae familyalarının ayrı olarak gelişmeye devam ettiği dönemde köpeğe benzer ilk yaratık Cynodictis görülmeye başlar.

Cynodictis iki türe ayrılmıştı. Bunlardan birincisi sırtlana çok benzeyen ve kedimsi özellikler taşıyan Cynodesmus ile kurtlar, çakallar ve belki de tilkilerin atası Tomarctus.

Bu kronoloji göstermektedir ki canidae familyasının atası Tomarctus’tur, familyanın türleri de kurtlar, çakallar ve belki de tilkilerdir. Zaman 12 milyon yıl öncesidir. Tomarctus’dan yavaş yavaş kurtlar, çakallar ve belki de tilkiler evrilmişlerdir.

Milattan yaklaşık 140.000 yıl önceye gelindiğinde mağra çizimlerinden ve fosillerden gördüğümüz canidae, homo sapiensin yanında yer almaktadır. Homosapiensin yanında yer alan hayvan canidae familyasının hangi türüdür? Bu hayvan çok doğal olarak kurt olabileceği gibi, çakal ve tilki olma olasalığı da oldukça yüksektir. Hatta vahşi canidae familyasının türlerinden biri yerine o türlerden evcilleşmiş bir tür de olabilir.

Alman Biyolog John Allman “Evrimleşen Beyinler” (Evolving Brains) adlı kitabında kurtu evcilleştirmenin modern insanın gelişiminde çok önemli bir devrim olduğunu öne sürdü. Biyolog Allman milattan yaklaşık 135.000 yıl önce modern insanın atası “Homo Sapiens” in günümüzdeki köpeklerin atası olarak kabul edilen yabani kurtları evcilleştirdiğini, bunun da ona diğer insan türlerine karşı üstünlük sağlamasına yol açtığını belirtti.

Allman’a göre milattan 140.000 yıl önce dünya üzerinde insan cinsinin üç türü yaşama savaşı veriyordu. Bunlardan “Homo Sapiens” vahşi kurtlarla geliştirdiği ittifak sayesinde rakipleri “Neandertal” insanı ve “Homo Erectus” a karşı kesin üstünlük sağladı. İşin ilginç yanı Avrupa’da yaygın olarak Neandertallerle Asya’da yaygın olan “Homo Erectus” kurtların en başarılı türü “Canis Lupus” ile aynı yaşam alanlarını paylaşıyorlardı. Ama kurtları evcilleştirme başarısını, milattan 140.000 yıl önce kurtların yaşamadığı Afrika’dan dünyanın diğer bölgelerine yayılan “HomoSapiens” gösterdi. Kurtları ilk kez Avrupa ve Asya’da tanıyan “Homo Sapiens” o günden bugüne süren bir insan – hayvan dostluğunun temelini de attı.

Kurtların dayanıklıkları, keskin koku alma ve işitme duyularının yardımıyla “Homo Sapiens” daha iyi bir avcı haline geldi, yırtıcı hayvanlardan daha iyi korundu ve daha önce girmeye korktuğu vahşi coğrafyalarda hayatta kalabilme şansına sahip oldu. Modern insanın ataları, evcilleştirilmiş kurtlar sayesinde, rakip türlerin aleyhine dünyanın her köşesine yayılmayı başardı.

Allman, kurtla insanın yeryüzündeki en gelişmiş iki memeli türü olduğuna dikkat çekiyor. Kurdukları başarılı ittifakın sırrını şöyle açıklıyor.

“Bu iki memeli türü, benzer toplumsal davranışlar gösteriyor. Birçok memeli hayvanda yavruların bakımı yalnızca annenin sorumluluğundayken, kurtlarda tıpkı insanlardaki gibi çoçukların yetiştirilmesiyle bütün topluluk ilgileniyor. Kurt sürüsü ava çıktığında, aynı ilkel insan toplıuluklarında olduğu gibi bir dişi kurt yuvada kalarak tüm sürünün yavrularına bakıyor.”

 MÖ 140.000 yılları Orta Taş Devrinin (300.000 – 30.000) ortalarına rastlar.

O devirde bugün köpek diye adlandırılan tür yok iken, kurtlardan veya çakallardan, tilkiden veya coyot diye adlandırılan kır-kurtlarından köpek türü nasıl oluşmuştur? İşte bu kısım hala soru işaretleri barındırmakta, birçok hayvan bilimci değişik senaryolar ortaya koymaktadır.

1950’li yılların sonunda Sovyetler Birliği ve Rusya’da uzun nefesli bir deney girişiminde bulunuldu. Deneyin konusu köpeğin hangi türün evcilleştirilmesiyle oluşmuş olacağı üzerine bazı hipotezleri doğrulamak idi.

Soru acaba köpek kurttan veya kurt-benzer bir türden mi gelmiş idi ? Eğer böyleyse köpeğin oluşması nasıl gelişmiş olabilirdi?

1940’lı yılların sonlarına doğru Rusyada genetik üzerine Mendelci akım yerini Lysenkocu akıma terkedince, Sovyet bilim adamı Dmitri Belyaev merkezi Moskovada bulunan Merkezî Kürk Üretim Araştırma Laboratuarı’nın Kürklü Hayvan Üretimi bölümünün başındaki işini 1948’de kaybeder. Ama kendi başına genetik üzerine araştırmalarına devam eder.

Başında bulunduğu yıllarda kürk üretim merkezinde tilkileri kullanmış olan Belyaev’in kafeslerde özgürlükleri kısıtlanmış olan bireylerin vahşi doğaları gereği saldırgan davranışlar içerisinde oldukları ve dolayısıyla kafes duvarlarına çarparak kürklerini zedeleme hatta kendilerini öldürme olasalıklarının yüksek olmalarını gözlemlemiş olması, Belyaev’e yeni araştırmasında saldırgan davranışları yoketmek amacıyla tilkileri evcilleştirme yoluna gitmek gerektiğini düşündürür.

1959 yılında Novosibirsk’te bulunan bir genetik enstitüsü çatısı altında Belyaev bir üretim programı başlattı. Bunun için Kızıl Tilki’nin bir alt formu olarak adlandırılan Simli veya Gümüş Tilkiler kullanıldı. Bu tilkiler ileri derecede vahşi idiler. Dolayısıyla bu tilkilerin selektif bir üretim programıyla insana yakın karakterde olanlarını seçmek ve elde tutmak gerekmekteydi.

Hemen belirtelim ki bu deney 50 yıldan beri bugün halen Novosibirsk’teki Hücre Bilim (Cytology) ve Genetik Enstitüsünde Dr. Lyudmila Trut denetiminde devam etmektedir.

Fikir evcilleştirilmiş tilkilerin vahşilerden daha sakin olacağı ve bu sayede zedelenmiş kürklerin çok büyük bir oranda kaybolması üzerine kurgulanmış bir fikirdi.

Belyaev evcilleştirebilirliğin anahtar etkeninin boyutlar veya eşleşmeler olduğuna değil özellikle davranışların ve bilhassa evcilleştirmedeki sorumluluk yüklenmenin temel etken olduğuna inanmaktaydı.

Enstitüde bulunan kafesler doğadan rastgele seçilmiş Simli Tilkilerle donatıldı. Ama esaret altında kafeslerde tutulan vahşi tilkiler arasında ürkeklik davranışı ve takiben  buna dayalı savunma davranışlarının bir takım farklılıklar göstermeye başlaması üzerine, Belyaev bu davranış biçimlerinin kalıtımsal bir şekilde ileriki nesillere aktarılıp aktarılamıyacağı üzerine düşünmeye başladı.

Vahşi hayvan türlerinde bulunan tehlikeden-kaçma (hazard-avoidance), ya da “ürkme” davranışı, yukarıda da belirtmiş olduğumuz üzere, esaret altına konmuş olan tilkilerde yüksek oranda panik hareketine sebebiyet vermekte ve bunun sonucu olarak tilkiler kafes duvarlarına çarparak kendilerine zarar verebilmekte veya çok büyük traumalar ölümlerine sebep olabilmekteydi.

Yabanıl doğada yaşayan memelilerde ürkme davranışı memelinin hayatta kalabilmeleri için çok önemli bir unsurdur. Bu içgüdüsel davranış memeliden memeliye değişkenlik gösterebilmekte, bazılarında umursamazlık olarak açığa çıkabilirken, bazılarında oldukça hassas olabilmektedir. Hassas olan ürkme içgüdüsünde kaçış (flight)  umursamaza göre oldukça hızlı gerçekleşebilmektedir.

Memeli kaçışa başlamadan önce kendisine yaklaşılabilme mesafesine(1) veya mememlinin kaçıp tekrar durma ve çevreyi inceleme mesafesine(2) kaçış mesafesi (flight-distance) denir. Mememlide Ürkme içgüdüsel davranışı ne kadar hassassa kaçış o kadar erken başlar ve kaçış mesafesi(1) ve kaçış mesafesi(2) o kadar uzun olabilir. Kaçış mesafesi(2) Ürkme’nin şiddetine doğrusal oranla, hiçbir şekilde durmayla sonlanmayabilir.

Belyaev, kısa kaçış mesafesine sahip tilkileri seçmeyi tercih etti. Zira ürkmeyi takip eden kısa kaçış mesafesi insana daha yakın tilkileri işaretleyebiliyor ve bunların nispeten yumuşak karakterli oldukları göze çarpıyordu. Seleksiyona uğramış bu kısa kaçış mesafeli tilkiler üretim programına sokuldular. Aşırı ürkek karakter sergileyen tilkiler program dışı bırakıldı.

Üretim programına alınan bu tilkiler kendileriyle ilgilenen bakıcı veya veteriner gibi kafeslerine yaklaşan insanlara daha az tepki gösteriyorlardı.

Her nesil sonrası yeni eşleşmelerde ürkeklik davranışı üzerinde daha dikkatli seleksiyonlar yapılarak sonunda artık kaçma motor sekansı şablonu değil tersine Yaklaşma motor sekansı şablonu kullanılmaya başlanmıştı, yani yeni nesil tilkiler ürkeklik sonrası kaçacaklarına artık insan yaklaştığında ürkmeyip, insana yaklaşmaya başlamışlardı.

18 nesil üretim sonunda, Belyaev uysallaşarak evcilleşmiş ve köpeksi davranışlar sergileyen tilkilere kavuşmuştu. Davranış biçimleri köpek benzeri olduğu kadar, fiziksel olarak da artık köpeğe benzer olmuşlardı. Yılda iki kere osterusa ulaşıp, kulaklar düşük bir görüntü sergileyen, parçalı renk kürke sahip olan ve hatta köpekler gibi sesler çıkaran tilkiler elde edilmişti.

Kürk renklerinin kamuflaj renginden parçalı renge dönüşmesi de kanda bulunan ve korkuyu tetikleyen adrenalin hormonu seviyesinde bulabilmek mantıklı görünmekte. Araştırmalar göstermiştir ki adrenalin miktarının fazlalığı doğal olarak kamuflajı getirirken, az miktardaki adrenalin ise kürke renk çeşitliliğini getirerek ürkekliği uzaklaştırmakta.

Bu deneyde dikkat edilmesi gereken husus, kaçış mesafesi çok uzun olan vahşi memelilerin insan gruplarından uzakta klanlar kurup vahşi hayatlarına o coğrafi bölgede sürdürmelerine karşın, kaçış mesafesi kısa hatta tersine donmüş ve yaklaşma motor sekans şablonu kullanan bireylerin de insana yakın sosyal bir klan kurmaları ve kendi aralarında veya diğer yaklaşmış klan bireyleriyle eşleştiklerinde ve bu durumun uzun nesiller boyu devam etmesi neticesinde vahşi atadan ehlileşmiş türlere ulaşmanın mümkün olabileceği çıkarımı yapılabilmektedir.

Konumuzla alakalı olarak vahşi atanın kurt veya tilki olması sonucunda uzun nesillerden sonra elde edilen ehlileşmiş türün adına artık köpek demek hiç de aykırı olmayacaktır.

Belyaev’in bu uzun soluklu testinde, kafatası yapısında, çene ve dişlerde meydana gelmiş bir farklılığa dair hiçbir tesbit, not veya bilgi olmadığından, hayvanlarda bu yönde meydana gelmiş olabilecek değişiklikler yönünde bilgiye sahip değiliz.

Allman şöyle diyordu: Uzun zaman süreci içinde kurtlarla ilgili bir takım yararlı bilgiler edinen insanlar, yakaladıkları kurt yavrularını kendi obalarında yetiştirip beslemeye başladılar. Bu yavrular keskin koku alma duyularıyla iz sürerek, kovalayarak, hatta yakalıyarak avcılara avlanmada yardım edebiliyorlardı. Daha sonra ise bu kurtlardan bazılarının iyi alıştıklarında yabani sürülerini belli bir yöne doğru sürebildikleri, sürüden birkaç hayvanı ayırabildikleri, kesim zamanına kadar hayvanlara bekçilik edebildiklerini gördü.

Ama, Allman’ın dediği şekilde Homosapiens’in yabani kurdu veya kronolojiden yola çıkarak yabani canidaeyi evcilleştirmeyi becerebildiğini düşünmek saflıktan öte bir düşünce olmazdı. Mağra çizimlerinde insan yanında görülen kurt benzeri hayvanı aslında evcilleşmiş canidae familyası bireyi olarak kabul etmek daha akla yatkındır.  Canidae familyası içerisine bugünkü kurt, çakal, tilki ve koyot girer ( O tarihlerde bu familya içerisinde köpekler henüz yok idi).

Milattan 140.000 yıl kadar önce henüz insan yerleşik düzene geçip çiftçilik yapmaya başlamamıştı ama göçebeliği de geniş klanlar halinde sürdürmekte, besin döngüsünü avlanarak tamamlamaktaydı. Vahşi canidae sürülerinden kaçış mesafesi düşük olan bireylerin zayıf bireyler olduğu ve bu bireylerin alfa seviyesine erişmek için yeterli güce sahip olmadıkları düşünülebilir. Bu tip bireyler insan ile bir nevi alışverişe girerler. Beraber ava çıkar ve birbirlerinin avladıklarını paylaşmaya başlamış olabilirler. Geri kalan zamanda ise insanın atığı daha fazla olacağından, vahşi canidae bireyleri bu atıkları tüketme yolunu da seçebilirler. Bu tip bireyler gitgide bu klanların etrafında toplanmaya, onlarla birlikte göçmeye ve onlarla birlikte yaşamaya, onların yanıbaşında üremeye başlayabilirler. Bu senaryo aslında aynı Belyaevin simüle ettiği senaryodur. Nesiller geçtikçe birbirleriyle eşleşerek üreyen az ürkek bireyler gitgide kaçacağı yerde yaklaşan bireyler olmaya başlamaktadırlar. Bu bireyler gerek kurt gerek çakal veya tilki olsun coyot denen kır kurdu olsun sonuç hep aynı olacaktır: Köpek-benzer bir türün ortaya çıkması.

Belyaev’in sadece davranış üzerine kurulmuş bu deneyi ve senaryosu, köpek-benzer türün nereden geldiğini gösterebilen başarılı bir simülasyondur.

Benzer deneyler bugün canidae familyasının değişik türleri üzerinde uygulanmış ve uygulanmaya devam etmektedir. Kaçış mesafesi kısa, adrenalin seviyeleri düşük olan bireylerin üretim programına nesiller boyu sokulmasıyla elde edilen sonuçlar paralellik göstermektedirler. Çoklu kürk renkli, köpek-benzer sesleri olan, senede iki defa oestrusa giren evcilleşmiş bireylerdir bunlar.

Bu bireyler değişik coğrafyalarda familyanın değişik türlerinden yani kurtlardan, çakallardan, tilkiler ve koyotlardan gelmiş olabilirler.

Köpek yeryüzünün bazı yörelerinde kurtlardan, bazısında çakallardan bazısında tilkilerden gelmiş olabilir. Şunu unutmamak gerekir ki canidae yani köpekgiller familyasının türleri kendi aralarında ürerler ve yavrulayabilir yavrular dünyaya getirirler. Ama türlerin aralarında çapraz üremesine gelince bazı sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bu sorunlar silsilesi ilk başlarda anlaşılmaz iken, genetik biliminin ve teknolojilerin gelişmesiyle familyanın türleri arasında genetik farklılıklar olduğu belirlenmiştir. Kurt, dingo, koyot(kır-kurdu), Afrika-yaban-köpeği, Asya-yaban-köpeği, Kara-sırtlı-çakal ve altın-çakal (canis aureus)’ın kromozom sayıları aynıdır ve 39 çift toplam 78 kromozoma sahiptirler. Dolayısıyla bu türler genetik eşdeğerliliğe sahiptirler.
Buna karşın Rakun-köpeği 42 kromozom taşımaktadır.

Hâlbuki konumuzla doğrudan bağlantılı olarak en yaygın tilki olan kızıl tilki 34 kromozom taşımaktadır. Bugünkü köpeğe baktığımızda 78 adet kromozom taşıdığını görmekteyiz. Tilki, köpekgiller ailesi içerisinde 24 adet türün ortak adıdır. Bu 24 türün hiçbiri 78 kromozoma sahip değildir.

Canidae familyası tespit edilirken genetik farklılıkların henüz bilim farkında değildi. Dolayısıyla tilki bilhassa kızıl tilki canidae yani köpekgiller familyasına dış görünümü nedeniyle dâhil edilmiş olabilir. Halbuki kızıl tilkinin kromozom sayısı kedigillerin yani felidae familyasının kromozom sayısına eşittir: 38 kromozom.

Yukarıda da bahsedildiği üzere, Paleosen çağda (65.500.000 – 58.700.000 y.) gelişimine ve evrimine devam eden Miacidis, Oligosen çağına (33.900.000 – 23.030.000 y.)  gelindiğinde, bugün bizim Canidae (Köpekgiller) ve Felidae (Kedigiller) diye adlandırdığımız iki ayrı familyaya ayrıldılar. Genetik farklılıklardan yola çıkılsaydı belki de tilki genel olarak canidae familyasına dâhil edilmeyecekti.

Veya yine yukarıda bahsedildiği gibi Miosende (23.300.000 – 5.332.000 y.) canidae ve felidae familyalarının ayrı olarak gelişmeye devam ettiği dönemde köpeğe benzer ilk yaratık Cynodictis iki türe ayrılmıştı. Bunlardan birincisi sırtlana çok benzeyen ve kedimsi özellikler taşıyan Cynodesmus’tur. İşte belki de tilkinin atası Cynodesmus’a dayandırılacaktı.

Belyaev’in deneyinde  genetik eşdeğerlilik gözönüne alınmamıştır. Burada sadece yaban bir köpekgiller ailesi türünün davranış biçiminden yola çıkılarak, ehlileştirildiğinde köpek-benzer fiziksel özellikler aldığı köpek-benzer davranış içerisinde bulundukları vurgulanmıştır.

Bugün kurt ile köpek kendi arasında üreyip doğurgan yavrular dünyaya getirebilirken, tilki ile köpek üreyebilirler ama doğurgan olmayan yavrular dünyaya getirebilirler. Tilki-köpek eşleşmesi sonucu elde edilen yavrular kısırdırlar.

Deneye genetik benzerlik açısından da bakıldığında köpeğin(78 kromozom) atasının canidae familyasından eşdeğer kromozom sayısındaki yani 78 kromozom sayısına sahip türler veya onların bir karışımı olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Net olarak söylenebilecek söz köpeğin atasının genetik açıdan tilki olamayacağıdır.

Özet olarak köpeğin atası canidae familyasının genetik eşdeğerliğe sahip bireylerine, yani kurt veya altın-çakala veya koyot veya Afrika-yaban-köpeği veya Asya-yaban-köpeği veya bunların karışımına dayanmaktadır. 

Kaynaklar:
Word Learning in a Domestic Dog: Evidence for “Fast Mapping”  - Kaminski, Juliane (2004).
What Dogs Think  - Wade, Nicholas (1994).
Dogs, A new Understanding of Canine Origin Behaviour and Evolution- Raymond Coppinger/Lorna Coppinger (2001)
Les Notes de Cours Cybernétique et Robotique  – Faculté de Science/Université de Rennes (1983)
The Wolf: History, Systematics, Morphology, Ecology. Nauka, Moscow - Bibikov, D. I. (1985).
The Wolf: The Ecology and Behaviour of an Endangered Species –  Mech, L. David (1981).
The Wolf in Game Management –  Pavlov, Mikhail P. (1982).
Le Loup – Philippe Huet (1995).
Les Loups en France - C. et G. Ragache (1981)

 

*: – Sc.D. Eng. Cybernetic & Robotic  - Université de Rennes / Faculté de Science – France / Diplômé 1984
– Dog Behaviorist - Applied Canine Behaviorist Academy – Florida USA (2001)  / Graduate Thesis: Audio Therapeutic Methods in Canine Specie Köpek Türünde Duyusal Tedavi Yöntemleri) (Diploma 2003)


KAS ETİ OLARAK BALIK

Çiğ beslenmede kullanılacak protein kaynağı balığı ikiye ayırmak gerekiyor;

1-     Beyaz Etliler

2-     Kara Etliler

 

Canlılar besinlerden aldıkları yağı vücutlarının iki yerinde depolarlar.

1-     İç organlarında ve bilhassa karaciğer etrafında.(Yağlanma karaciğerde başlar),

2-     Kas lifleri arasında.

 

Yukarıda yağları karaciğer ve iç organlarında depolayan balıklar, beyaz etli balıklardır ve dolayısıyla kas etleri yağsız olur.

Yağsız kas etlerinin çökertilmesi daha kolay olduğundan sindirimi de kolay olacaktır. Jelatin içerdiklerinden haşlanmaya da elverişlidirler.

 

Beyaz Etli Balıklar;

Akya, Barbunya(Tekir), Berlam(Mirlan), Çipura, Dil, Dülger, Fener, Kalkan, Karagöz, Kefal, Kırlangıç, Kupez, Lagos, Levrek, Lüfer, Mercan, Mezgit, Mırmır, Orfoz, Sinarit(Trança), Sudak, Turna, Yayın,

Karides, Sübye, Ahtapot, Kalamar, İstakoz, Pavurya.

 

Yine aynı şekilde yukarıda yağları kas lifleri arasında depolayan balıklar, siyah etli balıklardır ve dolayısıyla kas etleri yağlı olur.

Yağlı kas etli besinlerin çökertilmesi zor olduğundan sindirimi de daha zor olacaktır.

 

Kara Etli Balıklar;

Gümüş, Hamsi, İstavrit, İzmarit, Kılıç Balığı, Kolyoz, Palamut, Sardalye, Sazan, Somon, Tirsi, Torik, Uskumru, Yılanbalığı, Zargana;

Midye.

 

Histamin, lokal bağışıklık cevabı oluşturulması, mide ve bağırsaktaki fizyolojik fonksiyonların düzenlenmesinde beyin ve omurilik fonksiyonlarında devreye giren bir nerotransmiterdir ve mast hücrelerinde histidinden üretilir.  Tüm memelilerin dokularında  değişik oranlarda bulunur.

Histamin alerjenlere karşı vücudun reaksiyon göstermesine sebep olan bir molekül olduğundan aktive etmiş olduğu reseptörlere bağlı olarak değişik bölgelerde alerjik denilen reaksiyonlar oluşmaktadır.

İmmün sistem bir alerjenle karşılaştığında o alerjene has bir IgE alerjene yapışır ve aynı zamanda hücreden histamin salınımı aktif transportla kan plazmasına doğru gerçekleşir. Buradan değişik organlardaki hücre reseptörlerine yapışarak değişik alerjik reaksiyonlara start verirler. Örneğin bağırsaklarda ilgili reseptörlere bağlandıklarında bu reseptörlerin reaksiyonu diare olarak açığa çıkacaktır.

Bir an vücudun bir alerjenle karşılaşmayıp ama gıdalar sayesinde sindirim kanalına bol miktarda histamin girdiğini ve bu histaminin gıdanın sindirilmesi esnasında kan plazmasına geçtiğini var sayalım. Bol miktarda histamin eğer yıkım kapasitesini aşmış ise hemen gidip bağırsak reseptörlerine bağlanıp diyareyi tetikleyecektir.

Böyle bir senaryo gerçekleşebilir mi?

Evet, böyle bir senaryo gerçekleşir, şöyle ki;

Eğer yediğimiz gıdalarda bol miktarda histamin bulunuyorsa, sindirim kanalından kana karışır ve reseptörlere bağlanır. Eğer bağırsaktaki reseptörlere bağlanırsa sonuç diyaredir. Derideki reseptörlere bağlanırsa dermatolojik reaksiyonlar belirir ki işte buna atopic dermatitis deniyor.

Burada atopic nasıl olduğu belli olmayan manasına geliyor, dermatitis ise deri reaksiyonu manasına geliyor.

Dikkat, histamin ne sıcaktan ne de soğuktan etkilenmemektedir. Eğer bir gıda öğesini bakterilerinden arındırmak için dondurursanız, bunu elbette başarırsınız, ama bu kurtuluş histamin için geçerli değildir. Histamin her zaman gıdanın içerisinde vardır.

O zaman ne yapacağız?

İçerisinde histamin olmayan gıda öğelerini kullanmamız gerekecektir.

Histamin genelde hamsi uskumru, somon, ton balığı gibi kara ve yağlı etli balıklarda bulunur. Mezgit ve kalkan gibi beyaz etli balıklarda histidine rastlanmadığı için bu balıklarda ne kadar kötü koşullarda saklanacak olursa olsun histamin oluşumu görülmez.

Peki histaminin başka bir şekilde üretilmesi mümkün müdür? Mümkündür.

Histamin özellikle balık ve balık ürünlerinde kalite belirleyici ve mikrobiyal bozulma endeksidir.

Taze bir balığın histamin içeriği çok düşüktür ve balıkta histaminin varlığı bozulma belirtisidir.

Balık oda sıcaklığı ortamında bekletildiğinde balık etinde ve organlarında bakteriler oluşmaya başlar. Bu bakteriler (Aerobacter, Aeromonas, Clostridium, Escherichia, Lactobacillus, Photobacterium Pseudomonas, Salmonella, Shigella, Vibrio vs) balık etinde bulunan histidin amino asidini dekarboksile ederek histamin denen nörotransmitere dönüştürür.

Bozulma ne kadar ileri aşamaya ulaşırsa balıkta histamin oranı hızla artmaya başlar. Sonrasında balık veya balık ürünü dondurulsa da, pişirilse de bakteriler ortadan kaldırılabilirken histamin molekülünü ortadan kaldırmak mümkün olmaz (histamin kuru mamalarda da üretim esnasında yapılabilecek hatalardan dolayı bol miktarlarda bulunabilir).

Böylece bu balık tüketildiğinde, balık buzluktan da çıkmış olsa gıda zehirlenmesi adı altında histamin zehirlenmesine maruz kalınır. Sonuç da çok şiddetli diaredir.

Halk tabiriyle CIRCIR

MDR1 Geni Mütasyonu

Tüm dünyada Collie ırklarının (Kaba Collie, Düz Collie ve Border Collie) bazı ilaç bileşenlerine karşı hiper-hassas oldukları kabul edilmiş durumdadır.

Bu sorun ilk defa 1983 yılında bazı Collie’lerin ivermectin zehirlenmesi sonucu ölmeleriyle gün ışığına çıktı. En son, içerisinde ivermectin kalıntısı bulunan at dışkısını yiyen bir Kaba Collie öldü. O günden beridir ki veterinerler Collie’lere bu ilacın hiçbir şekilde verilmemesi gerektiğini kabul ettiler.

Araştırmacılar, o tarihten beri yürüttükleri araştırmalarında, Kaba ve Düz Collie’lerin aşağı yukarı %60 oranında bir popülasyonunun sadece ivermectin adlı ilaca değil, geniş bir ilaç yelpazesine hassas olduklarını ortaya koydular. Bu hassasiyeti tetikleyen aslında bir gen idi. Uzun araştırmalar sonucu bu gen MDR1 adı altında kataloglandı. Çok İlaç Dirençli (Multi Drug Resistant) manasına gelen bu gen, kan-beyin barierinin normal çalışmasından sorumlu tutulmaktaydı. Sağlıklı köpeklerde beyin ve merkezi sinir sistemi, “kan-beyin barieri” sayesinde korunmaktadır ve kan dolaşım sisteminde yüksek yoğunlukta kimyasal ilaç bulunmasına imkan sağlamaktadır.

MDR1 geni kusurlu köpeklerde kan-beyin barieri fonksiyonu, bazı ilaç bileşiklerinin karaciğer veya merkezi sinir sistemi gibi organlara kaçmasına müsaade ederek bu köpeklerin toksik reaksiyona maruz kalmalarına ve hatta ölmelerine sebebiyet verebilir. Semptomlar yüksek miktarda salya üretimi, adale kasılmaları (ataxia), körlük, koma ve solunum problemleridir.

Bir MDR1 Normal (+/+) köpek, ebeveynlerinin her ikisinden de sağlıklı MDR1 geni almış bir bireydir, dolayısıyla yavrularına da sağlıklı genleri aktaracaktır. Bu bireyler ilaç kimyasallarına karşı toksik hassasiyet göstermeyecek olan bireylerdir.

Bir MDR1 Taşıyıcı (+/-) köpek, ebeveynlerinin birinden sağlıklı gen, diğerinden de kusurlu bir gen almış bireydir. Taşıyıcılar yavrularına hem sağlıklı (+) geni hem de kusurlu (-) geni geçirirler, sonucunda da yavruların yarısı kusurlu geni kalıtırlar. Ne yazıktır ki normal genin dominansı yeterli olmadığından bazı Taşıyıcı bireyler, aynı MDR1 Etkilenmiş* (-/-) yani iki kusurlu gene sahip olan bireyler kadar yüksek dozlardaki ilaç kimyasallarına dirençsizdirler.

Bir MDR1 Etkilenmiş(-/-) köpek, kusurlu MDR1 genini her iki ebeveyninden de alır, böylece bu köpekler aşağıda tablosu verilmiş çok geniş bir yelpazedeki ilaç bileşenlerine toksik hassasiyet göstereceklerdir.

Bu tablolarda ilaç komponentleri üç sınıfa ayrılmıştır: A Sınıfındaki ilaç bileşenleri MDR1-Bulaşmış bireylerde kan-beyin bariyerini kolaylıkla aştığı ve problem yarattığı ispatlanmış maddeleri sıralarken, B Sınıfı listesi hayvan testlerinde etkileşim gösteren bileşenleri sıralamaktadır. C Sınıfı listesindeki bileşenler ise hiçbir problemle karşılaşmadan Etkilenmiş bireylerde bile kullanılabilmektedir.

 

 A Sınıfı

MDR1geni  kusurlu olan köpeklerde KULLANMAYINIZ .Etkilenmiş (-/-) bir köpek iki adet mütan MDR1 genine sahip olduğundan, yavrularına sadece mütan genlerini kalıtabilecektir.

Etkilenmiş bireyler listesi verilmiş ilaçların normal dozlarında bile, muhakkak toksisite yaşayacaklardır:

ANTİPARAZİTER İLAÇLAR:
Ivermectine maddeler:
Diapec®, Ecomectin®,Equimax®,Eqvalan®, Ivomec®, Noromectin®, Paramectin®, Qualimec®, Sumex® & Virbamec®Doramectine maddeler:Dectomax®Moxidectine maddeler:Cydectin® & Equest®Loperamide maddeler: Immodium®
B Sınıfı İlaç etkileşimleri ispatlanmıştır. Veteriner hekimin yakın takibi altında kullanılmalıdır. Cytostatic Maddeler (Kanser tedavisi):Vinblastine, Doxorubicine, Paclitaxel, Docetaxel, Methotrexat & VincristineGlucocortisoids (immün sistem rahatsızlıklarında kullanılan steroidler): Dexamethason

Immün sistem bastırıcıları: Cyclosporine A

Kalp glycosidleri: Digoxine & Methyldigoxine

Antiarrhythmics (kalp problemleri): Verapamil, Diltiazem & Chinidine

Acı kontrolünde: Morphine & Butorphenol

Anti-emetics (bulantı/kusma): Ondansetron & Domperidon

Antibiotikler: Sparfloxacin, Grepafloxicin

Antihistaminler: Ebastin

Sakinleştiriciler: Aceptomazine

C Sınıfı Kullanılabilir

Stronghold®, Advocate® & Milbemax® tavsiye edilen uygulama ve dozajlarda kullanılabilirler.

 

Collie cins grubu köpeğinizin ne zaman ameliyat edileceği ve/veya ilaç tedavisine gireceğini bilemeyeceğinizden, MDR1 testi yapıldıysa ve Etkilenmiş olduğu ortaya çıktıysa veya test yapılmadı ama riskli gruba girebilir ihtimali düşünülmesi gerekiyor ise, bu tablo veterinerinize iletilebilir.

WASHINGTON STATE UNIVERSITY; College of Veterinary Medicine; Veterinary Clinical Pharmacology Lab bünyesinde yapılan bir araştırmada, MDR1 mütasyonundan** etkilenmiş ırkların yüzde frekansı üzerinden değerlendirmeleri yapılarak bir tablosu verilmiştir:

 

 

MDR1 mütasyonundan etkilenmiş ırkların etkilenme oranları

Irklar

Ortalama tekrar (%)

Görsel

Avustralya Çoban Köpeği(Australian Shepherd)

50%

Redtriaussie01.jpg

Avustralya Çoban Köpeği(Australian Shepherd), Minik Boy

50%

Miniature Australian Shepherd red tricolour.jpg

Border Collie

< 5%

180px-Variety

Collie (Rough; Smooth)

70 %

Rough Collie 600.jpgSmoothCollieTri2 wb.jpg

İngiliz Çoban Köpeği (English Shepherd)

15 %

12

Alman Çoban Köpeği (German Shepherd Dog)

10 %

Berger allemand en montagne.jpg

Çaprazlanmış Sürü Gütme Irkları (Herding Breed Cross)

10 %

Uzun Tüylü Whippet(Long-haired Whippet)

65 %

whippet

McNab

30 %

McNab (dog).jpg

Kırma Irklar (Mixed Breed)

5 %

Eski İngiliz Koyun Köpeği (Old English Sheepdog)

5 %

Old english sheepdog Ch Bobbyclown's Dare for More.jpg

Şetland Koyun Köpeği (Shetland Sheepdog)

15 %

Shetlandsheepdogbeach.jpg

İpeksi Rüzgar Tazısı (Silken Windhound)

30 %

Connor1s.jpg180px-Silken_Windhound_Nobble_Stack_F

> College of Veterinary Medicine, Veterinary Clinical Pharmacology Lab’ın izniyle

 

Bu tabloya göre MDR1 mütasyonundan en az etkilenmiş bulunan ırk Border Collie’dir. Bu ırkı takiben ikinci sırada Kırma ırklar ve Eski İngiliz Koyun Köpeği gelmektedir. Dikkat çeken diğer bir husus ise bir BC soyu olan McNab’in etkilenme oranının %30 gibi yüksek bir oranda olmasıdır.

Otosomal*** resesif**** kalıtım şemasını MDR1 geni için aşağıdaki tabloya aktarırsak, değişik mütasyonlardaki ebeveyn eşleşmelerinden elde edilen yavrulardaki gen dağılımı bu yavrulara ne kadar dikkatlice yaklaşmamız gerektiğini bize gösterir:

 

Baba

x

Anne

Yavrular

Sonuç

[+/+]

x

[+/+]

[+/+][+/+][+/+][+/+]

%100 N

[+/+]

x

[+/-]

[+/+][+/-][+/+][+/-]

%50 N, %50 T

[+/+]

x

[-/-]

[+/-][+/-][+/-][+/-]

%100 T

[+/-]

x

[+/+]

[+/+][+/+][-/+][-/+]

%50 N, %50 T

[+/-]

x

[+/-]

[+/+][+/-][-/+][-/-]

%25 N,%50 T,%25 E

[+/-]

x

[-/-]

[+/-][+/-][-/-][-/-]

%50 T,%50 E

[-/-]

x

[+/+]

[-/+][-/+][-/+][-/+]

%100 T

[-/-]

x

[+/-]

[-/+][-/-][-/+][-/-]

%50 T,%50 E

[-/-]

x

[-/-]

[-/-][-/-][-/-][-/-]

%100 E

N: Normal, sağlıklı  T: Taşıyıcı, Carrier   E: Etkilenmiş, Affected

 

Bu tablodan çıkarılacak sonuç şudur:
Araştırma sonuçlarının Normal gen dominansının yeterli olmamasından dolayı bazı Taşıyıcı bireyler de, aynı MDR1 Etkilenmiş(-/-) yani iki kusurlu gene sahip olan bireyler kadar yüksek dozlardaki ilaç kimyasallarına dirençsiz olduklarını göstermiş olması, üretilecek yavruların sadece MDR1-Normal ebeveynlerden gelmelerini zorunlu kılmaktadır.

MDR1 geni için genetik testler ancak 2007 senesinde uygulanmaya başlandı. Ancak bu tarihten sonra hassas üreticiler bu testleri uyguladılar ve üretim programlarına sadece Normal (+/+) bireyleri sokmaya başladılar. Böylece kusurlu MDR1 geninin en kısa zamanda bertaraf edilmesini yolunda kararlı adımlar atmayı başardılar.

Ülkemizde de yukarıda sıralanmış olan ırk mensubu bireylerin MDR1 testinden geçirilmesi Veteriner Hekimlerce önemle tavsiye edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Üzülerek bildirmemiz gereken diğer bir husus ise MDR1 genetik testlerinin ülkemizde henüz yapılamadığıdır.

Sadece Köpek Cemiyeti Kinoloji Enstitüsü, Genetik Testler biriminde bu testin yaptırılması için bir pencere açılmıştır. İlgilenenlerin bu pencereden ilgili testin yapılabilmesi için sunulmuş prosedür uygulanabilir.

Arzumuz, veteriner hekimlerimizin collie ırkı ve türevleri tüm hastalarına bu testi yaptırtmaları ve yanlış müdahaleye kurban gitmelerini önlemeleri  yönündedir.

 

Haldun MERGEN, Sc.D.

 

 

Kaynakça:

College of Veterinary Medicine, Veterinary Clinical Pharmacology Lab internet dokümanları
Antagene - 
Sensibilité Médicamenteuse (MDR1) makalesi
Ivermectin sensitivity in collies is associated with a delation mutation of the mdr1 gene, Pharmacogenetics, 2001 Nov; 11(8):727-33 – Mealey KL, Bentjen SA, Gay JM.

 

 

(*) Etkilenmiş (Affected): (Gen.) Genetik bir hastalıktan zarar görmüş, bulaşmış.
(**)Mütasyon (Mutation): (Gen.) Hücre genlerinde oluşan ve kalıtsal nitelik gösteren değişme.
(***)Otosomal (Autosomal): (Gen.) Kromozomların veya alellerin eşit olarak bölünmesi
(****)Çekinik (Recessive): (Gen.) Yavruya geçen fakat onda kendini belli etmeden gizli kalan kalıtsal özellik 

KÖPEK EĞİTİMİNDE TEMEL KAVRAMLAR

Dr. Haldun Mergen, Sc.D. Eng.* 

Köpeği eğitmek dediğimizde aslında ne demek istediğimizi bilmediğimiz kanısındayım. Ortada iki varlık vardır, bunlardan biri insanken diğeri köpektir ve bu iki değişik tür değişik şekillerde kendi aralarında iletişirlerken, köpeği eğitiyoruzdan kastin acaba iki değişik tür arasında iletişim kurmak mı olduğunu anlamakta zorluk çekiyorum.

Bu aşamada iki kavramdan bahsetmek istiyorum: Akıl ve Zekâ

Akıl ve Zeka
Akıl: Arapça bir kelime [akıl], düşüncede kavramlar oluşturma ve bunlara göre hükmetme yeteneği olarak tanımlanıyor. İçgüdüsel davranış ve akıl yürüterek davranış birbirinin karşıtı olan kavramlar. Cinsellik veya kösnüllük içgüdüyle eyleme dökülen davranış biçimi; ama olayların benzerliğinden kurallara varma davranışı, akıl yürütülen bir davranış biçimi. Kısacası akıl için, birbiriyle bağlantı kurarak kıyaslayan, inceleyen düşünce ve anlama, yani kelimelerin ve kavramların anlamlarını öğrenme, öğrenilenleri bellekleme ve bilme yeteneği de diyebiliriz. Aklın akıl olabilmesi için çok çalıştırılması gerekmektedir.

Zekâ: Arapça bir kelime [zekâ], Türkçede anlamak fiilinden gelen bir isim olarak [anlak] deniyor. Zekâ,  zihin ya da bilincin, öğrenilenden yararlanabilme, yeni durumlara uyabilme ve yeni çözüm yolları bulabilme yeteneğidir. Başka bir deyişle anlak, zihnin birçok yeteneğinin uyumlu çalışması sonucu ortaya çıkan bir yetenekler bileşkesidir. En geniş anlamıyla, genel zihin gücü olarak da tanımlanabilir. Zihnin algılama, mantıklama, uslamlama, gibi birçok işlevini içerir. Kısacası zekâ için, edinilen bilgilerden yararlanarak sorunları halletme yeteneği de diyebiliriz.
Temelde zekâ, doğa vergisi bir yetenektir. Doğuştan gelir ve kalıtımın etkisiyle belirlenir.
Akıl sayesinde öğrenilenleri ve belleklenenleri karşılaştırarak problemler karşısında değişik çözüm yolları üreten zekâ, belli metotlarla ölçülebilir bir niteliktir.

Öğrenme
Öğrenme dediğimizde, bu yetinin insan ve köpek yavrusunda nasıl geliştiğine de bakabilmemiz gerekmektedir.
İnsan yavrusuna, ebeveynleri veya öğretmenleri tarafından bir takım kelimeler öğretilir. Bu kelimeler fiiller ve nesnelerle desteklenir. Böylece insan yavrusu kelimeleri kelime-hafızasına, eylem-ve-nesneleri eylem-nesne hafızasına depolar. Yaşamı esnasında algılayıcıları vasıtasıyla algıladığı eylem-ve-nesneleri kelime-hafızasındaki kelimelerle eşleştirir. Böylece bilincinde kelimelere indirgediği eylem-ve-nesneleri, aklıyla anlamlandırıp, düşünerek zekâsıyla mantıklama işleminden geçirip bir çözüme ulaştıktan sonra yine aklıyla bu çözümlere hükmetme veya hüküm verme sonucuna varır. Akıl-zeka çifti, sebep-sonuç ilişkilerini anlama yetisine sahip olabilmek için vardır.
Köpek yavrusunda, öğrenme işlemi aynı insan yavrusunda olduğu gibi akıl seviyesinde gelişir. Ama öğrenilen şey kelime değildir. Algılayıcıları vasıtasıyla algıladığı eylem-ve-nesneleri doğrudan eylem-nesne hafızasına depolar. Bellekleme de akıl vasıtasıyla yapılır ve indekslenir (işaretlenir). Yavrunun ebeveyn ve öğretmenleri eylem-ve-nesnelere bir başka hafızada bu eylem-ve-nesnelere tekabül eden bir kelime öğretmezler. Dolayısıyla eylem-ve-nesnelerle onlara verilen isimler arasında bir eşleşme yapılmaz. Eylem-ve-nesneler kelimelere indirgenemediği için, doğal olarak kalıtsal bir zeka ile donatılmış köpek yavrusunda algılama, mantıklama, uslamlama gibi işlevler için zekasına çok iş düşer. Annesi veya öğretmeni tarafından öğretilen eylem-ve-nesneler tekrar algılandıklarında o eylem-ve-nesnelere bir isim bir kelime atfedilmediği için, bilme işlevi, [5+] algılama duyusundan en az 2 tanesinin analizinden sonra, yani eşleşmesinden sonra oluşabilir.
Örneğin; bir yavruya uzaktan annesinin yaklaşmakta olduğunu farz edelim. Yavrunun anneyi öğrenmesi, anneyi görmek, kokusunu almak, sıvılarını tatmak, sesini duymak ve bedenine temas etmek gibi algılayıcılardan gelen bilgilerin belleklenmesi suretiyle oluşmuştur. Duyuların öncelik sıralamaları ve hiyerarşik yapıları vardır. Duyular fiziksel ve kimyasal duyular şeklinde ikiye ayrılır.
Fiziksel duyular: Görme, duyma, dokunma
Kimyasal duyular: Koklama, tatma
Kimyasal duyular fiziksel duyulardan önceliklidir. Grupların içerisinde de öncelik sıralaması mevcuttur, şöyle ki Görme fonksiyonu öncelik katsayısı, duyma fonksiyonunkinden daha düşüktür. Keza duymanınki de dokunmanınkinden daha düşüktür. Böylece ilk öncelik görmeye, sonra duymaya en son olarak da dokunmaya verilmiştir.
1-Görme ; 2-Duyma; 3-Dokunma